T.C. Mİllî Eğİtİm BakanlIğI
İSTANBUL / ÜSKÜDAR - İstanbul Beylerbeyi Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü

EN GÜZEL İSİMLER ´´ESMA-ÜL HÜSNA´´ PROJESİ

EN GÜZEL İSİMLER

“ESMA-ÜL HÜSNA”

 

"Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedir” (Haşr:24)

 

PROJE KODU :

PROJE  SÜRESİ :  

PROJENİN AMACI

Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü’nün “Güzeli güzel ile anlatmak” gayesiyle hazırladığı ;
“En Güzel İsimler: Esma-ül Hüsna” projesinin amacı;

 Allah’ın 99 ismini enstitümüz bünyesindeki geleneksel sanatlarımız;
hat, ebru, nakış ve seramik alanlarında icra ederek Esma-ül Hüsna’nın bilinirliğini arttırmak, yurt içi ve dışında sergiler açmak ve bir Esma-ül Hüsna Müzesi kurulmasına vesile olmaktır.

PROJE KAPSAMI

Projemiz, Esma-ül Hüsna’yı oluşturan Yüce Allah’ın 99 adının hat, ebru, seramik ve el nakışı (Maraş işi) sanatlarıyla üretilmesi ve sergilenmesini

kapsamaktadır. Proje kapsamında hazırlanan eserler, her bir ismin bir yazar tarafından kaleme alındığı Esma-ül Hüsna Kataloğu ile kalıcı hale getirilecektir.

PROJE KATEGORİSİ : Hat, Ebru, Seramik, Elde Maraş İşi Atölyeleri.

PROJE TÜRÜ : Sergi


SORUMLU MÜDÜR YARDIMCISI

Semra KIR ŞİMŞEK

 

SORUMLU ATÖLYE ŞEFLERİ

Ömer Faruk ÖZOĞUL, Melek ÖZYURT, Meral DÖNGEL


PROJE YÖNETİCİSİ

Yusuf GÜRLEK

 


PROJE EKİBİ

Ömer Faruk ÖZOĞUL

Özden AYDIN

Melek ÖZYURT

Meral DÖNGEL

Reyhan SANİN

İsmail GÖKDOĞAN

Şüheda ÜNALDI

Hatice CANBEY

Kübra ERDOĞAN

Zuhal ZEYTUN

Berrin KARAKAŞ

Gülay ŞAHİN

Esra TAFRALI

Şerife AKPINAR

Şaziye BERATOĞLU

Ayşegül BARDAK

Betül Zehra YETKİN

Kübra KAPTAN

Ayşe BİBER

Melek KAYA

Duygu Özlem DUYMAÇ

 

PROJE İLETİŞİM : İstanbul Beylerbeyi Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü  /  Tanıtım Pazarlama Bölümü

BİBLİYOGRAFYA 

Esma-ül Hüsna Metinleri, Ahmet EFE 99 Güzel İsim Esma-ül Hüsna, 2012 Ankara 

 


GELENEKSEL SANATLARIMIZ 

 

HÜSN-İ HAT SANATI

‘‘Cismani aletlerle meydana getirilen ruhani hendese”

 

Arapça “hat” mastarından türeyen ve “yazı, çizgi; çığır, yol” manalarına gelen “hat” kelimesi, terim olarak “Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı (Hüsn-i Hat) “ anlamında kullanılmıştır. İslam yazılarını güzel yazma ve öğretme hünerine sahip sanatkara hattat, bu sanata da hattatlık denilmiştir. Hat, sözün ve yaruhta cereyan eden fikir ve duyguların alfabe ve yazı vasıtaları ile resmedilmesidir.

 

“Cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendesedir” şeklinde tarif edilen hat sanatı, bu tarife uygun bir estetik anlayış çerçevesinde yüzyıllar boyunca gelişerek bu günlere gelmiştir. Önceleri Araplar tarafından kullanıldığından Arap yazısı adıyla anılan hat, hicretten birkaç asır sonra İslam ümmetinin ortak değeri haline gelmiş ve İslam hattı vasfını kazanmıştır.

 

Mekke ve Medine’de yayıldıktan sonra çeşitli adlar alan Arap yazısı önce “cezm” adıyla anılmaya başlamıştır. Hz. Ali’nin Kufe’yi merkez yapmasından sonra yazı burada büyük bir gelişme göstermiş ve “kufi” adını almıştır. Kufi’nin kullanılması Abbasiler zamanında 150 yıl sürmüştür. Abbasiler’in Bağdatlı meşhur veziri ve hattatı olan İbn Mukle (ö. 940), sahip olduğu geometri bilgisi sayesinde yazının ana ölçülerini tespit eden bir sistem ortaya koymuştur. Harflerin güzelliği için nokta, elif ve daireyi standart bir ölçü olarak kabul etmiştir. Bu ölçüler

dahilinde muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, tevki ve rika adında altı çeşit yazının usul ve kaidelerini ortaya koyulmuştur. Bunların tamamına da “aklam-ı sitte” denilmiştir.

 

Abbasilerin, 1258 yılında tarih sahnesinden silinmesinden sonra yazıda üstünlük Türk ve İranlı hattatların eline geçmiştir. İranlı hattatlar “aklam-ı sitte”yi kendi anlayışlarına göre yazdılarsa da Yakut’un üslubundan ayrılmamışlardır. Osmanlı Türkleri ise hat sanatında erişilmesi mümkün olmayan üstün bir ekol kurmuşlardır. İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra, hat sanatının merkezi olmuş, bütün İslam alemi hat sanatını öğrenebilmek için İstanbul’a gelmiştir. İstanbul ve hat sanatı için çok güzel bir cümle kullanılmaktadır: ‘‘Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Ekol olmuş Türk hattatlarından bazıları; Şeyh Hamdullah, Ahmet Karahisari, Hafız Osman, Mustafa Rakım, Mahmut Celaleddin Efendi, Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’dir.

 

16. yüzyılda Osmanlı-Türk hattatlarının babası sayılan Şeyh Hamdullah, aklam-ı sitteye o zamana değin ulaşılamayan bir güzellik ve olgunluk getirmiştir.17. yüzyılın ikinci yarısında Hafız Osman, (ö. 1698), Şeyh Hamdullah’ın üslubunu bir elemeye tabi tutarak kendine has bir hat üslubu ortaya koymuştur.

 

Türk hat sanatı 19. yüzyılda altı yüzyıldır sürdüğü gelişimin zirvesine ulaşmıştır. Osmanlı Sarayı, hattatları himaye etmeye, güzel yazıya büyük değer vermeye devam etmiştir.19. yüzyılda sülüs ve celi yazıda iki okul adı geçer, Mustafa Rakım ve Mahmut Celalettin okulları. Mustafa Rakım Efendi ve onun izinden giden Kazasker Mustafa İzzet Efendi celi yazıda ekol sahibi isimlerdir. Mehmet Şevki Efendi 19.yüzyılda Sülüs ve nesihte en güzel harf ve terkiblerin yazılarında buluştuğu son ekol olmuştur.

 

‘‘...O mülkün gerçek sahibidir, eksiklikten münezzehtir...’’ Haşr 59/23

   
17-11-2017
 EL~KUDDÜS (c.c)

EY HATA, GAFLET, ACİZLİK GİBİ EKSİKLİKLERDEN

ÇOK UZAK OLAN MEVLAMIZ! EY PEK TEMİZ,

PEK YÜCE,PEK BÜYÜK ALLAH’IMIZ.

 17-11-2017
 EL~MÜ’MİN (c.c)

EY GÖNÜLLERDE İMAN IŞIĞI UYANDIRAN,

KENDİNE SIĞINANLARA EMAN VERİP

KORUYAN VE REFAHA KAVUŞTURAN!


EBRU SANATI

“Suyun üstündeki ezel nakışları”

 

Orta Asya’da ortaya çıkan kağıt bezeme sanatlarından olan ebru sanatının hangi tarihte başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Tarihi en eski olan ebru kağıdı 1554 yılına aittir. Ebru, kendine özgü tekniklerle hazırlanan ve tekneye alınan suyun üzerinde boyalarla oluşturulan desenlerin kağıda aktarılmasıyla yapılan geleneksel bir

sanattır. Ebru, kitap süsleme sanatı ve kitap ciltlerinde yan kağıdı (kapak ile kitabı birbirine bağlayan kağıt) olarak tarihsel süreçte geleneksel bir sanat haline gelmiştir. 13.yüzyılda ilk ebru formları Orta Asya’da görülmüş olup İran aracılığıyla Anadolu’ya yayılmıştır. Osmanlı döneminde, Türk hat ustaları ve sanatçıları yeni formlar yaratmış ve tekniklerini geliştirmişlerdir.

 

Ebru; yaşamın kaynağını temsil eden suyun (âb-ı hayat), renklerin dansını temsil eden boyaların ve sanatçının hislerinin bir araya gelmesiyle oluştuğundan her bir eser emsalsizdir. Ebrunun karakteristik özellikleri, seçilen teknikte sanatsal esnekliğe olanak tanımaktadır. Kullanılan teknikler aracılığıyla sanatçının en derin hisleri,

düşünceleri ön plana çıkmaktadır. Ebru sanatı, geleneksel el sanatkârlığı etrafında şekillenen süslemeler olarak; özel kitapların iç ve dış kapaklarında ve hattatlıkta kullanılmaktadır. Bununla birlikte sanatçının imzasını taşıyan ebru örnekleri, tablolar halinde seyir zevkine hitap eder şekilde sergilenmektedir. Yüzyıllar boyunca gelgit, taraklı, hatip, bülbülyuvası, çiçekli gibi pek çok özel ebru çeşidi gelişmiştir. Ebru’da kullanılan en yaygın renkler açık yeşil, kırmızı ve sarıdır. En sık rastlanan desenler ise çiçekler, yapraklar, süslemeler ve ayın ilkdördün hali olmuştur.

 

Ebru sanatı Batı’da Türk Kağıdı veya Türk Mermer Kağıdı adını almıştır. Ebru kağıdı üstünde buluta benzeyen renk kümeleri meydana gelmektedir. Bu yüzden bulutumsu, bulut gibi manasına gelen Ebru kelimesi kullanılmıştır. Tarihimizde bilinen meşhur ebrucular; Ayasofya hatibi Mehmet Efendi, Şeyh Sadık Efendi, Hezarfen Edhem Efendi, Necmeddin Okyay’dır.

 

Ebruyu yaşamın, aidiyetliğin ve geleneksel kültürün bütünleyici bir parçası olarak gören ebru sanatçıları, usta-çırak ilişkisi içinde özel bilgi ve deneyimlerini nesilden nesile aktarma bilinciyle yetişmektedirler. Ebrunun eğitim sürecinin temel ilkesi sadece tekniğin öğretilmesi değil aynı zamanda felsefesinin de sunulmasıdır.

 

Ebru sanatı mevcudatın esrarını yansıtan bir ayna gibidir. “Ebru teknesinde kâinatın yaratılışının izlerini görmek mümkündür. Her şey sıvı dolu bir teknenin içine düşen damla ile başlar ki, kâinat da başlangıçta bir noktadan ibaretti. Ebru teknesindeki damlalar bir fırça darbesiyle şekil alırlar ve teknenin içine yayılırlar. Bu yayılma teknenin boyutları ile sınırlıdır. Bu yayılma dairevi olmaya meyillidir. Kâinattaki gök cisimleri de küre şeklinde yâni dairevidir. Daha sonra ise şekil verme işi gelir ve ardından da tespit. Ebru ustası teknedeki son şekli kâğıda tespit eder. Bu, kainattaki Levh-i mahfuz’un timsali gibidir. İyi bir ebru ustası kâğıda baktığında bütün bu safhaları okuyabilir.”

 

"Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah’ı tesbih eder." Cum’a 62/1

20-11-2017 
 EL~CEBBAR (c.c)

EY GÖNÜLLERDE İMAN IŞIĞI UYANDIRAN

KENDİNE SIĞINANLARA EMAN VERİP

KORUYAN VE REFAHA KAVUŞTURAN!

 20-11-2017
 EL~KUDDÜS (c.c)

EY HATA, GAFLET, ACİZLİK GİBİ EKSİKLİKLERDEN

ÇOK UZAK OLAN MEVLAMIZ! EY PEK TEMİZ,

PEK YÜCE,PEK BÜYÜK ALLAH’IMIZ.

SERAMİK SANATI

“Toprağın ateşle dansı’’

                                                                                                                                                      

Toprağın ateşle raksıdır seramiğin serüveni. Çamur ve ateş beraber tanıklık etmişlerdir insanın yaşam mücadelesine. Yaklaşık 8000 yıldır bizimle beraber aynı coğrafyada soluk alıp gelişen, dönüşen bir malzeme olmuştur seramik. Anadolu toprakları çok eski devirlerden beri toprak sanatları konusunda önemli bir merkez olmuştur. Seramik işleri, Türklerin Orta Asya’dan beri ulusal sanatları arasında yer almıştır. Bozkırlarda yeşil renge duyulan hasret, Anadolu’da çini ve seramiğin firuze yeşilinde ölümsüzleşmiştir.

 

Toprak sanatları, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’ya özgü malzeme ve tekniklerin kullanımıyla daha da gelişmiştir ve buradan tüm dünyaya yayılmıştır. 12. ve 13. Yüzyıllarda Selçuklu egemenliği sınırları içindeki Anadolu’da, toprak sanatlarının merkezi Konya olmuştur. Anadolu’da Türk çini ve seramik sanatı, özellikle 13.ve 19.yüzyıllar arasında büyük gelişmeler göstermiş ve çeşitli teknikler, zengin renk ve desenlerle dünyada beğeni kazanmıştır. Mimariye bağlı olarak gelişen çini sanatı, Anadolu’ya Selçuklularla girmiş, çeşitli tekniklerle en güzel ve başarılı örneklerini vermiştir.

 

Osmanlı sanatında çinicilik desen ve renklerdeki daimi atılımlarla sürekli gelişmiştir.15. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl başlarında yapılan mavi-beyaz seramikler, porseleni hatırlatan sert ve pürüzsüz hamurları, mavi-beyaz renkleri, ustalıklı desenleri ile üstün seramiklerdir. Sert ve kaliteli şeffaf sır altında mavi tonları ile işlenen desenlerde Çin tarzı şakayıklar, krizantemler, rumîler ve hatayîler, bulutlar, stilize ejder hatta çintemani motifleri hakim olmuştur. Bunların yanı sıra lâle, karanfil, bahar dalları gibi çeşitli natüralist çiçekler, asma dalları, kuş, geyik, tavşan, balık, hayvan mücadele sahneleri, nesih ve kufî yazılar daha önce görülmeyen zenginlikte ve incelikte bir desen programıyla 16. yüzyılda gelişen sıraltı seramiklere öncü olmuştur. İznik ve Kütahya dışında, Çanakkale 18.asrın ortasından 20. asrın başına kadar önemli bir seramik merkezi olmuştur. Çanakkale isminin burada yapılan çanak, çömlekten geldiği kanısı yaygındır.

 

Çini ve seramik aynı malzemeden yapılmaktadır. Mimaride kullanılanlara çini, kap ve kacaklarda kullanılanlara ise Batı dilerinde seramik denilmektedir. Anadolu Türkçesinde ve Osmanlı’da sırlı seramiklere daha çok “sırça”, çinilere ise, Asya’daki çinicilik merkezi Kâş kentine atfen, “kâşi” denilmiştir. Türk çini-seramik

ustalarına ise önceleri “kâşiger” daha sonra da “çinici”, “sırçacı” adları verilmiştir.

 

 

 

‘‘...Zira ben tevbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim’.’ Bakara 2/160

 

 

 17-11-2017

HADİ (c.c)

EY KULLARI İÇİN  YÜKSEK SAADET OLAN

HİDAYETİ YARATIP DİLEDİKLERİNİ DOĞRU

YOLA YÖNLENDİREN. SAPIKLIK VE DALALETE

DÜŞMÜŞ TALİHSİZLİKLERE İMAN BAHŞEDEREK

BÜTÜN KARANLIKLARINI AYDINLATAN

HADİ RABBİMİZ ! 
 17-11-2017

 EL~MÜ’MİN (c.c)

EY GÖNÜLLERDE İMAN IŞIĞI UYANDIRAN,

KENDİNE SIĞINANLARA EMAN VERİP

KORUYAN VE REFAHA KAVUŞTURAN!


 

EL NAKIŞI SANATI (MARAŞ İŞİ)

‘‘ Nakış nakış işlenen duygular ’’

 

Tarihi çok eskilere dayanan işleme sanatının, mitoloji ve efsanelerde de sözü geçmektedir. İşleme sanatı da diğer el sanatları gibi, insanların günlük ihtiyacını karşılamak, giyecek ve kullanılacak eşyaları bezemek arzusuyla doğmuştur. İnsanoğlunun, iki parçayı birbirine ekleme, düz bir dikişi bile dekoratif anlamda, yapma fikriyle gelişmiş bir sanat dalıdır. Tarihin yazıyla birlikte başlamış olmasına rağmen, işlemenin ne zaman ve nerede ortaya çıktığını söylemek kesinlikle mümkün değildir. Anadolu’da yapılan kazılarda bulunan iğneler, neolitik çağdan beri Anadolu’da iğneyle yapılan işlerin varlığını ortaya koymaktadır.

 

Türk işlemelerinin tarihi çok eskidir, araştırmalar sonunda işlemenin Orta Asya’dan Avrupa’ya yayıldığı ortaya çıkmıştır. Fakat bugün elimizde 15. yüzyıldan daha öncesine ait örnekler bulunmamaktadır. Türk işlemeleri bölgelere göre gelişmiş ve o bölgelerin iklim şartları, örf ve adetleriyle farklılaşmıştır. Türk kadın ve kızları geleneklerine uyarak çeyizlerine, giysilerine, kullanacakları eşyaların üzerine işleme yapmak gereği duymuşlar ince bir zevkle renk, motif ve tekniği birleştirip sanat eserleri meydana getirmişlerdir. Konu ve renk için tabiattan ve evrelerinden yararlanmışlardır. Türk işlemelerinin gelişmesinin, yayılmasının ve bu işlemelere önem verilmesinin başlıca nedeni, en değerli yerlere üzeri nakışlı eşyalar hediye etmek adet ve zevkinden doğmuştur. Renk ve motifler, adetleri gereğince fazla konuşmayan Türk kadınının aynı zamanda konuşma lisanıdır. Türk kadınının gönlünden geldiği gibi insanı büyüleyen renkler, altın ve gümüş simlerle sanat

eseri değerindeki işlemeler yapması, Avrupa’da da hayret ve takdirle karşılanmaktadır.

 

Türk işlemelerinin en parlak devri, 17. ve 18. yüzyıllara rastlar. Bu çağda işlemeler, kıymetli kumaşlar üzerine bol miktarda altın ve gümüş sim kullanarak ve ipeklerle işlenmiştir.

Tarih boyunca iftihar ettiğimiz bu işlemeler günümüzde kaybolma tehlikesi içindedir. Bir taraftan işleme yapılmayışı, diğer taraftan olanların yok pahasına yurtdışına aktarılması üzücüdür. Güzel bir

organizasyonla eski işlemeler toplanıp müzelere yerleştirilmezse, bu işlemeleri yaşatacak dernekler kurulmazsa ata yadigarı işlemelerimize zamanla başkaları sahip çıkacaktır.

Maraş İşi (Dival İşi):Bu nakış türü Maraş ilimizde yoğun bir şekilde yapıldığından dolayı Maraş işi adını almıştır. Dival işi, sim-sırma işi, mukavva işi, bastırma gibi isimlerle de anılır. Maraş iş tersi ile

yüzü farklı görüntüde olan tek yüzlü bir işlemedir. Desen işleme ve kabartma kartonları çiriş ile hazırlanan, deseni möhlüke adı verilen özel bıçağı ile oyulan ve kumaşa yapıştırılan, daha sonra kartona

gerilerek cülde adı verilen özel tezgâhta üstten çok katlı sim ya da sırma ile alttan mumlanmış iplikle karşılıklı tutturularak yapılan bir işleme tekniğidir. Maraş işinde kullanılan teknikler: Sarma, pesent,

balık sırtıdı

 

 

‘‘.... Şühhesiz , O tevbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.’ Bakara 2/3

 20-11-2017
 ET~TEVVAP (c.c)

EY İŞLENEN GÜNAH NE KADAR BÜYÜK

OLURSA OLSUN BAĞIŞLAYIP, GÜNAHLARIN

ÜSTÜNÜ ÖRTEN TEVVAP İLAHIMIZ!

 20-11-2017
 EL~CEBBAR (c.c)

EY GÖNÜLLERDE İMAN IŞIĞI UYANDIRAN

KENDİNE SIĞINANLARA EMAN VERİP

KORUYAN VE REFAHA KAVUŞTURAN!


17-11-201717-11-2017

Paylaş Facebook  Paylaş twitter  Paylaş google  Paylaş linkedin
Yayın: 15.11.2017 - Güncelleme: 08.03.2019 14:59 - Görüntülenme: 1294
  Beğen | 4  kişi beğendi